July 31st, 2010

KÜÇÜK BİR AŞK HİKAYESİ…

Google Buzz

Son Paris seyahatimin belki de en hoş tarafı otelimin köşesini dönünce Ladurée’ye ulaşmaktı.  Bu fırsatı kaçırmadım ve kaldığım bir haftayı Makaron Haftası ilan ettim, niye garipsediniz ki Moda Haftası oluyor da Makaron Haftası neden olmasın.

Her sabah kısa bir yürüyüşten sonra, ilk olarak  Saint Germain’de Ladurée’nin muhteşem vitrinini seyrediyorum. Bir arkadaşımın dediği gibi, Ladurée makaronlarından oluşan küçük kulenin vitrinde görünüğü an,  günün en mutlu anı… Gözlerime çektiğim bu ziyafetten sonra her içeri girdiğimde bir kez daha emin oluyorum; dünyada cennet varsa burası olmalı. Siparişim pek değişmiyor bazen çay bazen kakao ama mutlaka kıyafetime uygun renklerde makaron çeşitleri. Çikolatalı, güllü, karamelli, frambuazlı, portakallı, yeşil çaylı, kayısılı, zencefilli, kestaneli, amerettolu, pralinli yada limonlu.

Sabah ayinlerimden birinde yan masamda oturan yetmiş yaşını aşmış yakışıklı beyefendi ile sohbet ederken “Ladurée’nin makaronları sanki bir gözalıcı tabloya bakmak,  olağanüstü doğanın tadını çıkarmak yada sevişmek gibi;  ağzınıza attığınız andan itibaren tadına doyamayacağınız zincirleme reaksiyonunu tetikliyor” diye herşeyi çok şairane bir şekilde özetleyiverdi. Sohbetimizin sonlarına doğru yanına gelen otuzlu yaşlarının başında aristokrat görünüşlü kadınla öpüşürlerken, genç kadınların olgun erkeklerle sadece farklı amaçlarla birlikte olmadıkları konusunda artık emindim.

Ladurée’nin başarısının altında 1862’de başlayan bir aile hikayesi yatıyor. Paris’in pasta ve kafeler konusundaki başarısı, bir çay salonu ile birleşince Parizyen’lerin buluşma noktası olan Ladurée’nin  öyküsü yazılmaya başlanıyor.  Rüya makaronların ilk adımı ise ailenin uzaktan kuzeni Pierre Desfontaines tarafından 20. yüzyılın başında atılıyor. Badem, şeker ve yumurtanın muhteşem karışımından oluşan bu sandviç kurabiyenin formulü o günden bugüne hiç değişmiyor.  Bu küçük, yuvarlak, dışı kıtır,  içi yumuşacık lezzetler her sabah  Ladurée labaratuvarlarında yeniden yaratılıyor. İşin uzmanlarına bakılırsa makaronlar hazırlandıktan sonra mutlaka iki gün bekletilmeli ki doku ile lezzet arasındaki mükemmel ahenk yakalanabilsin. 

Her ne kadar son zamanlarda Vogue tarafından pastacılığın Picasso’su olarak adlandırılan Pierre Hermé yeni gözde ise de konu makarona geldiğinde Ladurée ile boy ölçüşemediği herkesin hemfikir olduğu bir gerçek. Söz yeni nesil Fransız pasta şeflerinden açılmışken Arnaud Larher ismini bir yere not edin, ismini yakında daha sık duyacağınıza bahse girerim.

Ladurée’nin sadece makaronları değil tüm pastaları da öylesine özel ki, Sofia Coppola’nın yönetmenliğini yaptığı Marie Antoinette’de Kirsten Dunst ile başrolü paylaşıyorlardı. İşin en güzel tarafı ise Laduree’den birşeyler yemek için kraliçe olmanız gerekmiyor. En beğendiğiniz Ladurée salonuna gidin, kimsenin sizi tabağınızdan uzaklaştıramayacağı kadar sessiz bir köşeye oturun, Fransızların kendini beğenmişliğini Ladurée nezaketiyle dengelemeyi başarmış garsonunuza incecik porselen fincanda gelecek çayınızı ısmarlayın ve uzun bir süre alacak sipariş seçiminiz için tatlı menüsünü isteyin.

En güzel şeyler küçük paketlerde gelir derler, kesinlikle hemfikirim.  Ladurée’nin küçük pastel renkli geometrik kutuları belki de dünyanın en güzel süprizini içinde taşıyorlar. Her sezon yenilenen pastel renklerde ki bu kutular en az makaronlar kadar meşhur, en az makaronlar kadar Fransız. Sanki Chantelle kutusu; tek farkı içinden danteller yerine makaronlar çıkıyor; olsun ikisi de yeterince baştan çıkarıcı.  Böylece makaronlarınız bittikten sonra bu kutular, mücevherlerinizi yada küçük sırlarınızı saklamak için dolabınızın en özel köşelerinde yerlerini alıyorlar. Ünlü tasarımcı Christian Lacroix ve renk cambazı Tricia Guild de Ladurée’nin büyüsüne kapılıp kutu tasarlamaya gönüllü olanlar.

Parisliler ne şanslı; bizim gibi her hediye için uzun uzun düşünmelerine gerek yok.  Baby Shower için hediye mi? Ladurée’nin makaronları. Doğumgünü hediyesi mi? Ladurée’nin makaronları. Akşam yemeği için teşekkür mü? Ladurée’nin makaronları. Sevgilinize kendini afettirmek için mi? Ladurée’nin makaronları. Gerçekten de Ladurée’nin makaronları Parizyenlerin sosyal hayatının devamında vazgeçilmez bir rol oynuyor.  Her ne kadar tarihi günahları olan kaçamaklardan ve alkolden uzaklaşmış olsalar da sosyal olarak uygun görülen tek tutkuları olan Ladurée’nin makaronlarına hayır diyemiyorlar. Sadece Paris’te bulunan dört Ladurée, günde onikibin yani yılda dört milyonun üzerinde makaron satıyormuş. 

Lütfen yakınlarda Paris’e giderseniz bana da bir kutu Ladurée’nin makaronlarından getirin. Eğer seçme hakkım varsa, tercihim bu sonbahar – kış için özel hazırlanan Mango ve Yasmin’li olanlar.

Not1: Bu yazı Harpers Bazaar dergisinde Şubat 2009^’da yayınlanmıştır.

Not 2: Yazının orjinaline dokunmadım ama ne mutlu ki Ladurée Eylül ayında Bebek’te açılıyor; anlayacağınız beni mutlu etmek isteyenler sevgili Ayşe Kucuroğlu’nun daha önce yaptığı gibi Paris’lere sipariş vermek zorunda değil.

Bookmark and Share

July 27th, 2010

EN DERİN MAVİ…

Google Buzz

Loose Tanzanit

Size Mererani Tepeleri ve Usangi bölgesi desem bir anlam ifade eder mi? Biraz daha genelleştirip  Arusha şehri desem, gene mi olmadı? Peki en iyisi siz haritada Tanzanya’nın yerini gösterin.  Doğru yoldasınız;  vahşi hayatın içinde başka bir yaşam yaratan muhteşem Serengeti Doğal Parkı’nın, balayı destinasyonları arasında modası hiç geçmeyen Zanzibar’ın Tanzanya’sı. Yerini tam olarak hatırlamadıysanız da dert etmeyin,  nasılsa önümüzdeki günlerde tanzanit adını daha sık duydukça merak edip öğrenirsiniz.

Mücevher aleminin yüzyıllık markalarından , kırmızın halının vazgeçilmez simalarına kadar bir  çok isim Afrika’nın güneydoğusunda yer alan bu çelişkilerle dolu ülke Tanzanya’nın dünyaya hediye ettiği tanzanitin peşinde uzun süredir. 

Eğer lüksün karakteristiği; az bulunurluk, seçkinlik ve özgünlük olarak tarif edilirse, bunun sözlük karşılığı tanzanit olmalı mutlaka. 580 milyon yıl evvel; yeryüzü hareketliliğinin dramatik hızlarda yaşandığı eski dünyada, muazzam basınç ve ısıyla beraber oluşan volkanik kayaların arasında oluşan tanzanitin pırlantadan bin (evet 1000) kez daha ender bulunduğunu söylemek sanırım lüks ve tanzanit arasında kurduğum ilişkiyi daha anlaşılır bir hale getirir.

Milyonlarca sene evvel Afrika’nın en yüksek noktası olan Kilimanjaro Dağı’yla beraber oluşum sürecini tamamlamış olan tanzanitten, 1967 yılına kadar  insanlığın haberi olmaz.  40 yıl önce sıcak bir Temmuz gününde Masai kabile üyesi, çoban Ali Juuyawatu  bu mavi büyüyü,  Mererani Tepeleri’nde yürürken tesadüfen tökezleyip düşünce bulur. Topladığı taşları Klimanjaro eteklerinde yakut ile ilgili araştırmalar yapan bir maceracıya götürür. Önceleri  safir zannedilen taşların; jeolojik araştırmalar sonucunda  var olan tüm taşlardan daha egzotik bir yapıya sahip olduğu ortaya çıkar. Son ikibin yıldır bulunan en güzel mavi olarak kabul edilen bu taşa, bulunduğu ülkeye ithafen “tanzanit” adı verilir ve dünya mücevher piyasasına takdim edilir. Böylece tanzanitin tüm dünya tarafından yakından takip edilen hikayesi başlar.

Doğaldır ki folkloru ve efsaneleriyle zengin bir kültüre sahip Tanzanya’da olayın aslı böyle anlatılmaz.  Tanzanitin bulunuşundan sonra, bölgede yaşayan Masai  kabileleri bu çok özel taş hakkında bir çok çarpıcı ve renkli hikayeler dokurlar. Anlatılanlara göre gökyüzünden aniden alevlenerek inen bir ateşle toprak yanar ve bembeyaz kristaller koyu ve ışıltılı bir maviye dönüşür. Ve korlar küle dönüştüğünde, duman azaldığında, dehşete kapılan Masai’li şef heybesini bu maviye dönüşen büyülü taşlarla doldurur. Tanzanitin bulunmasıyla, Masai şefleri eşlerine, çocuk doğurdukları zaman bebeğin sağlıklı, varlıklı ve mutlu olması için tanzanit taşı vermeyi bir gelenek haline getirirler.

Asaletin rengi maviden, lilaya ve mor menekşeye kadar uzanan  renk tonlarında ki tanzanitin,  mavi rengini çevreleyen ve yalnızca parladığında ortaya çıkan pembe ışığı gerçekten sıradışı olan bu değerli taşı çok özel kılar. Ne Ming porselenlerinin, ne de İznik çinilerinin mavisi yarışabilir tanzanitin gözalıcı mavisi ile. Akdenizin turkuvazı ile Marakeş’te Yves Saint Laurent’e ait botanik cenneti Majorella Garden’ın renk kataloglarına geçmiş mavisi bile, sözkonusu tanzanit olduğunda bir adım geri çekilirler en güzel mavi yarışmasında.

Yıllar geçtikçe bu büyüleyici taş tüm mücevher tasarımcılarının gönlünde taht kurmaya başlar. Tabii ki herkes gibi olmak istemeyen ve sadece giyimde değil mücevher seçimlerinde de özgünlüğün peşinde koşanların da.  Teri Hatcher, Elle Macpherson, Joan Colins içinde barındırdığı karakteristik gölgelerde özgünlük ve gençlik titreşimleri çağrıştıran bu taşın mücevher dünyasında en sıkı takipçileri olurlar.

 Keşfedilişinin üzerinden bir jenerasyon bile geçmeden, bir taş kısa zamanda nasıl bu kadar ünlenir sorusunun cevabı tanzatinin çıkarıldığı yataklarının tek bir yerde ve sınırlı olması kadar, mavi ve pembe rengin oluşturduğu mistik auranın başka hiçbir taşta bulunmamasıdır belki de.   

Anthony Nak tasarımı Tanzanite Cuff

Tanzanit hakkında tüm bu hikayelerden sonra sanırım anlamışsınızdır;  önümüzde ki seneler boyunca cool olarak kabul edilmek için atacağınız en doğru adım; mücevher kutunuza mutlaka tanzanitli bir tasarım eklemek. Zevkinize göre, ister hoop küpenin ucunda sallansın  ister iri tek taş olarak parmağınızı süslesin ama mutlaka tanzanitli bir mücevheriniz olsun. Siz en iyisi, seçiminiz yapmak için en kısa zamanda tanzanitli mücevherlerin peşine düşün.

Tanzanite Küpe Erica Courtney Tasarımı

Not: Kasım 2008′de Harpers Bazaar’da yayınlanmıştır.

Bookmark and Share

July 16th, 2010

LÜKS FAHİŞELER DÖNEMİ BİTTİ…

Google Buzz

Sevgili Hermes,

Belki itirafım sana komik ve anlamsız gelecek ama cesaretimi toplamışken hemen söylemeliyim; seni seviyorum…  Hayır hayır seni Birkin’lerin Kelly bag’lerin herkesin aklını daha başına takmadan, başından alan ipek eşarpların için değil;  seni sen olduğum için seviyorum. Yarattıklarını değil Hermes; seni seviyorum, onları sevme sebebim sadece senin bir parçan olmaları. Sanırım sen sana olan tutkumu uzun zamandır biliyordun, zaten bunu her yerde alenen söylüyordun ama bu itiraf için yeni tasarımcın Christophe Lemaire’in New York Magazine’de geçen hafta yayınlanan röportajını okumam ve sonra bir kez daha, bir kez daha okumam gerekti. Sonra kendi kendime dedim ki; eğer o bunları söyleyebiliyorsa ben de aşkımı itiraf edebilirim.

Christophe’nin röportajından başlamak istiyorum sana olan sevgimi anlatmaya…

Her yaptıklarıyla gündemde kalmak için, neresi gerekiyorsa orasını açan tasarımcılar yerine;  tüm zamanların en bilinen ama en sıkıcı markalarından biri olan Lacoste’u yeniden dirilten ve bunu yaparken de ben bir Tanrı’yım hem de Olimpos dağında oturanlardan biriyim, havası basmayan Christophe Lemaire’i tasarımcı olarak işe aldığın için seni seviyorum. 

“Gardropların her altı ayda bir değişmesi gerekitğine inanmıyorum bu “bullshit” dediği için Christophe Lemaire’i seviyorum. Ve seni; moda ile stili birbirinden ayıracak kadar bilinçli ve nerede duracağını bilecek kadar tutarlı bir tasarımcıyla çalıştığın için seviyorum.

Christophe Lemaire’in söylediği “high fashion yakın zamana kadar kadınları lüks birer fahişe gibi gösteriyordu. Artık bu dönem kapandı; daha özgün bir stilin zamanı şimdi ” lafının altına sayfalarca imzamı atmak istiyorum. Ve seni;  tasarımcına bunu söyleme cesareti ve özgürlüğü verdiğin için daha çok seviyorum.

Seni 173 yaşında olmana rağmen stilini koruduğun için seviyorum.

Bu markayı yaratırken başlangıç noktanın koşum ve eyer takımları olduğunu unutmadığın için ve buna atfen logonda bulunan  at arabasının yanısıra; reklamlarında  tekrar tekrar  kullandığın at figürü için seviyorum.

Pierre-Alexis Dumas’ın  ‘Büyükbabam lüksün tamir edilebilinen olduğunu söylerdi’  lafını ilke edinip nesilden nesile gururla geçirilen ürünler yarattığın için seviyorum.

“Hérmes lüks işinde değildir hayal işindedir. Varlık sebebi keyiflendirmek  ve süpriz yapmaktır”  diyen bir adamı yani Christian Blanckaert’ı CEO yaptığın için seviyorum.

Zerafetin, klasikliğin, sadeliğin ve kalitenin simgesi olarak; herşeyi tüketmek   üstüne kurulan bu dünyanın içinde ama ona başkaldırarak başarılı olduğun için seviyorum.

Vogue’un 1974 yılında dediği gibi “Ürün satın alınan değil, yatırım yapılan bir butik olduğun için seviyorum.

Ekonomik kriz öncesi sadece ünlülerle partileyerek; ucuz kumaşlarla ürettikleri  berbat tasarımlarını lüks diye satmayı başaran sözde tasarımcılar; kriz boyunca zarar üzerine zarar açıklarken, senin satışlarını %10’dan fazla arttırarak “Ağustos Böceği ile Karınca” masalını bir kez daha doğruladığın için seviyorum.

Ulaşılabilir lüks diye bir kazanç kapısı yaratan sahte lüks baronlarının foyasını ortaya çıkardığın ve gerçek lüks kavramına sahip çıktığın için seviyorum. 

İstisnasız bütün ürünlerini aynı derecede sevip onlar arasında bir ayırım yapmadığın ve hepsini kahverengi kurdeleli turuncu kutularda sattığın için seviyorum.

Türklerle Fransızların arasının pek de hoş olmadığını bildiğin halde Faubourg St.Honoré ‘da bulunan efsanevi mağazanın vitrinini hem de Noel gibi çok önemli bir dönemde risk alarak İznik çinileriyle donattığın için seviyorum.

Sevgili Hermes,

Sana olan tüm aşkıma rağmen;  bazen mühendis tarafım ağır basıyor, duygularımı geri plana atıyorum. İşte o zaman senin Türkiye’de ki iletişim stratejin, mağaza vitrinlerin, satış ekibin ne yazık ki beni hayaller dünyasından çekip alıyor. Gene de sorun değil diyorum kendi kendime, sorun değil;  çünkü  seni, böyle günlük ve lokal olayların çok ötesinde seviyorum. 

Aşkımla,

Özlem

Bookmark and Share

July 13th, 2010

MÜNİH’İ EN YAŞANABİLİR ŞEHİR KILAN NEDİR…

Google Buzz

Monocle dergisi bu yıl ikinci defa Münih’i dünyanın en yaşanabilir şehirlerin listesinin en başına oturttu. Tüm dünyada oldukça tartışılan bu birincilik için Münih’i en azından 5-6 kere ziyaret etmiş biri olarak; nasıl yani diyorum. Tamam eli yüzü düzgün ve temiz bir şehir; Allianz Arena  futboldan anlamayan biri için bile  muhteşem bir stad, BMW’nin müzesi bir tasarım harikası, Ocotober Fest hayatta bir kere görülmesi eğlenceli bir karnaval, yemyeşil bahçeleri insan büyük şehirde yaşadığını unutturuyor ama… Bizim gibi Akdenizliler için  pek anlaşılır gözükmüyor Münih’in dünyanın en yaşanılır şehir olması.

Eğer bu jüride olsaydım oyumu Münih’e vermem için tek bir sebebim olabilirdi. Dallmayr. Geçmişi 300 yılı aşan bu gurme cenneti Münih’i yaşanabilir kılan en önemli sebeplerden biri. 1700’lerin başında bir manav dükkanı olarak başlayan ve 1800’lerde Alois Dallmayr’ın başa geçmesiyle gittikçe büyüyen şirket Bavyera Krallığı başta olmak üzere yaklaşık 14 Avrupa Hanedanı’na hizmet vermiş. Hali hazırda füme somonların eski Rus Çarları’nın özel tarifine sadık kalınarak hazırlanıyor olmadı “mavi kan” durumunu yeterince özetliyor sanırım.

Günün her saatinde dolu olan Dallmayr için  gurmelerin Kabe’si demek sanırım yerinde bir benzetme olur; özellikle Christmas zamanında. Muhteşem hediye paketleri, yeni çekilmiş kahvenin kokusu, şampanyalı trüflerin ağızda dağılan tadı…

Dallmayr’ın tüm dünyada adının bilinmesini sağlayan ürün ise kahvesi. 1930’ların ekonomik krizi sırasında sadece gurme ürünlerle ayakta durmayı başaramayınca kendine yeni bir iş kolu seçer ve  kahve tüccarı Konrad Werner Wille;  Dallmayr’a özel bir kahve departmanı kurmakla görevlendiririr. Sonuç beklenenin ötesinde geçer bir imparatorlu kurulur. Bu arada Dallmayr’dan alacağınız tüm kahvelerin mağazada çekildiğinden emin olabilirsiniz. Kahve içmeyen biri olarak ise Vanilyalı yada Şeftali Robois çayını tek geçerim. Tüm çaylar Dallmayr’ın özel uzmanları tarafından harmanlanıyor ve içince çay ne demek anlıyorsunuz.

Tahmin edileceği gibi Dallmayr’ın bu başarısında Almanların kılı kırk yaran disiplinlerinin rolü inkar edilemez. Hayvanların beslenmesinden, yedikleri yemeğe, kesilmesinden buzdolabından korunmasına kadar süreçlerin hepsinin belirlenmiş standartları var. Diğer taraftan küçük işletmeleri korumak içinde ellerinden geleni yapıyorlar. 15 fırın her sabah ihtisaslaştığı sadece 2-3 çeşit ekmeği mağazaya ulaştırıyor. Bu fırınların bazıları 3 kuşaktır sadece Dallmayr için çalışıyor.

Üst katta ise 2 Michelin yıldızlı restaurantı gerçek bir lezzet deneyimi sunuyor. Kuşkonmaz tutkunlarının mevsiminde, sadece kuşkonmazlı yemekleri yemek için geldikleri bir sır değil. Favorim ise kuşkonmazlı risotto. Sadece  40 müşteriye hizmet veren bu restaurantda önceden yer ayırtmazsanız; merdivenlerde oturup ağlamak içten bile değil.

Bookmark and Share

July 11th, 2010

ŞİMDİ VILLA D’ESTE ZAMANI…

Google Buzz

Otel değil, bir destinasyon: Villa D’Este

Como Gölü’nün incisi Villa D’este, Temmuz 2009′da Forbes Traveller tarafından “Gezegenin En İyi Oteli” seçildi. Aradan geçen bir yıla rağmen hala değişen hiç bir şey yok.  Tutkunlarının “Görmeden ölmeyin!” dedikleri Villa D’este’de kalmak için en önemli on nedeni sıralamak istiyorum. 

Bu arada onbirinci sebep ise çok daha ilginç… Kötü ama gerçekten çok kötü bir boşanmadan hemen sonra; çok sevdiğim bir arkadaşım Şubat ayında beni aradı ve “sen çok güzel bir Como yazısı yazmıştın, haftaya gidiyorum bana neler önerirsin” dedi. Como’ya gidilecek en kötü mevsim, sakın gitme her yer kapalıdır  çok sıkılırsın  dememe rağmen sözümü dinlemedi ve gitti.  Ve bingo !  Hayatının aşkını Şubat ayında Como’da buldu ve şimdi çok mutlu. Yani diyeceğim şudur ki; eğer o, öylesine kötü bir ruh durumunda  ve kış mevsiminde romantik bir aşkın temellerini attıysa; bu mevsimde keyifli bir ruh durumunda   siz giderseniz neler neler olmaz. Evli, bekar yada yeni boşanmış olun hiç farketmez;  Como ve daha da iyisi Villa D’Este ruhunuza çok iyi gelecek hiç endişeniz olmasın.

1. Como Gölü

Yüzyıllar boyunca büyük edebiyatçı ve müzisyenlerin ilham kaynağı olan ve İngiliz şair Shelley’nin “Bugüne kadar gördüğüm tüm güzelliklerin ötesinde” diye tanımladığı  Como Gölü, pek çok kişiye göre cennetin yeryüzüne inmiş hali. Teknelerle gezebileceğiniz gölün her köşesi şaşırtan, hayran bırakan süprizlerle dolu. En önemlilerinden biri, Villa D’Este.

2. Kraliçelerin Bahçeleri

Villa D’Este, belki de dünyanın en ünlü, en güzel bahçelerine sahip oteli. Resim güzelliğindeki romantik ve barok karışımı bahçelerinde ziyaretçilerini ağırlayan otelde; gölgesinde kral ve  kraliçelerin de keyif yaptığını 500 yaşını aşmış muhteşem bir çınar var ki, o bile başlı başına bir öykü.

3. Servisin Kusursuzluğu

Dünyanın tüm iyi otellerinde servis, hep çok önemli olsa da, Villa D’Este özellikle müdavimlerine gerçekten kişiselleştirilmiş hizmetler sunuyor. Otel personeli yalnızca neyi nasıl yapması gerektiğini bilmekle kalmıyor, aynı zamanda misafirlerinin sevdikleri yemeklerden, renklere kadar her ayrıntıya hakim oluyor ve takip ediyor. Odanızdaki çiçeklerin bile sevdiğiniz renklerde sizin için özel seçildiği bir otelde kalmak, gerçekten bir ayrıcalık.

4. Luciano’nun yemekleri

“Risotto’nun Kralı” olarak tanınan Executive Şef Luciano Parolari, mutfakta öylesine harikalar yaratıyor ki, Villa D’Este’nin konukları yemek için dışarı çıkma isteği pek duymuyorlar. Papa 2. Jean Paul için bile yemek pişirmiş olan Luciano’dan bizzat yemek dersleri almanız mümkün olduğu gibi, bahçesinde özel yetiştirdiği otları toplamasına eşlik etmenin keyfini de çıkarabilirsiniz. Otlar hakkında hiç bilmediğiniz şeyler öğreneceğiniz muhakak. 

5. Güzelliğin Merkezi

Ödüllü güzellik merkezi masaj yanında, yaşamınıza enerji ve sağlık katacak bakımlar da sunuyor. Villa D’Este için özel hazırlanan ve kendi adını taşıyan bakım kremleri, sonsuz güzellik tutkusuna bir seçenek daha eklemek isteyenler için.

6. Geçmişin İzleri

1568’de Cardinal Gallio’nun yazlık evi olarak 100 dönümlük bir araziye yapılan neoklasik bina, 1873’te otele çevrilmeden önce Rus çariçesine, Fas kralına, Galler prensesine ve İtalyan prensine ev sahipliği yapmıştı. Odaları, koridorları ve bahçeleri sanat eserleriyle dopdolu Villa D’Este, sanki  bir müze. Yüksek tavanları, sütünları, antika mobilyaları ve bir hayal alemi yaratan kristal avizeleriyle geçmişin dokusunu hissetmek, Villa D’Este’de olmanın en özel yanlarından sadece biri.

7. Romantizmin Ayak Sesleri

Macar besteci Franz Liszt “Eğer mutlu bir aşk hikayesi yazmak istiyorsanız, arka sahnede Como Gölü  olmalı,” diyor. Villa D’Este muhteşem Como Gölü’yle birlikte aşıklara rüya günler vaat ediyor. Burası; Rita Hayworth-Orson Welles, Elizabet Taylor- Nick Hilton, Frank Sinatra-Ava Gardner, Windsor Dük ve Düşesi gibi ünlü aşıkların balaylarını geçirdiği yer.

8. Odaların özgünlüğü

Cardinal Suit başta olmak üzere; ne büyüklük ne de dekorasyon olarak birbirinin aynısı olmayan odalarda -böylesine lüks bir otel için şaşırtıcı olsa da- ev sıcaklığını yaşayabiliyorsunuz.  Villa D’Este’nin soylu geçmişinden izler taşıyan odalar, aynı zamanda teknolojinin sunduğu tüm kolaylıklardan da yararlanmanızı sağlıyor. Villa Cima ile Villa Malakoff ise bir odayla yetinmeyip kendi villasında hayatın keyfine varmak isteyenleri misafir ediyor. 

9. Sporun coşkusu

Villa D’Este’ye gidip bu kadar güzellik içinde spor yapma kararlılığınızı hâlâ sürdürebiliyorsanız, pek çok alternatifiniz var. 18 delikli golf sahası, tenis kortları ve koşu alanının yanı sıra, yelken, kano, rüzgar sörfü yada su kayağı yapabilmek mümkün. Otelin göl üzerine kurulmuş ısıtmalı açık havuzunda yüzmekse, spor ile keyfi buluşturmayı sevenler için vazgeçilmez nitelikte. 

10. Ünlü tutkunları

Villa D’Este tutkunları arasında öyle özel isimler var ki, rezervasyon defterleri bir ünlüler geçidi gibi. Greta Garbo, Liza Minelli, Robert De Niro, Madonna ilk göze çarpanlar… Yazlarını Como Gölü’nde geçiren George Clooney de  bir Villa D’Este tutkunu. Otel aynı zamanda Oscar de La Renta, Donna Karan, Ralph Lauren gibi moda tasarımcılarının da sığınağı.

Not: Bu yazının 10 neden kısmı Eylül 2009′da and mag dergisinde yayınlandı.

Bookmark and Share

July 6th, 2010

SÜRDÜRÜLEBİLİR LÜKS…

Google Buzz

İtiraf ediyorum bu yazıyı hazırlamak için rüşvet verdim; ama rüşvetim her türlü gazetecilik etiğine göre kabul edilebilir sınırlar içindeydi. Paris’te Saint Germain’de bulunan Laduree’lerin en güzelinde; efsane tatlısı  Ispahan ile vanilyalı robois çayı. Krizden sonra, lüksün gündemine oturan sürdürülebilirlik konusunda; tüm dünyadaki en uzman kişilerinden Florian Gonzalez’le bir yıl önce Monako güneşi altında başlayan sohbetimiz nihayet gerçek bir habere dönüşebildi. Ancak çay davetini, yemeğe çevirme teklifim bile işe yaramadı ve Florian resim çektirmek istemedi.

Sorbonne mezunu bir hukukçu olmasına rağmen lüks konusunda MBA yaparak lüks dünyasına geçiş yapan Florian bu durumu; “Versay’da doğdum; şehir, bahçeleri ve saraylarıyla, kesinlikle lüks hayatı davet ediyordu;  geleceğim doğduğum gün çizilmişti” diyor gülerek. 

Bu açıklamadan sonra lüks nedir sorusunu sormam şart oluyor. “Bu soruyu hep bir tebessümle karşılıyorum çünkü cevabının sadece kişisel, yoruma açık ve değişken olduğuna inanıyorum. Ekonomik açıdan lüks, ihtiyaç dışı olan herhangi bir şey olabilir. Bu günlerde ise yeni lüks;  zaman ve sağlık olarak görülüyor. Daha derin bir seviyede ise lüksü hislerle bağlantılı, keşfetme arzusu, sürprizle ve hatta lüks markanın oluşturduğu deneyimle ilgili olduğunu düşünüyorum. Restoranda, uçakta veya bir mağazada yaşanan profesyonel, sıcak ve zarif bir servisin, bir ürün almaktan daha çok lüksle ilgili olduğu kanısındayım. Ürünlerin, müthiş bir servisle beraber karşılanmadıkça, bir anlamının olmadığını düşünüyorum.  Yaratıcılık, sanat ve tasarıma tutkuyla bağlıyım. Lüks ve moda genellikle kuru kelimeler”.   Aynı dertten muzdarip iki hastanın dertleşmesi gibi,  lüks kavramının son yıllarda ne kadar havada kaldığı konusunda ki sohbetimiz öyle uzun sürüyor ki; pek de sevimli olmayan garson bize ters ters bakınca mecbur kalıp bir tabak daha makaron ısmarlıyoruz.

Florian; sürdürülebilir lüks  konusunda çalışmalara dünyada ilk başlayanlardan biri.  Bu konuda onu dinlemek Einstein’dan matematik dersi almak gibi bir şey. “Aslında, lüks tarihi köklerine dönerse, ürünler daha dayanıklı tasarlanır ve zarar gördüklerinde onarılır ve yeni kullanıcılarına aktarılır.  Hermes’in kreatif direktörü Pierre- Alexis Dumas’ın tanımı çok doğru. ‘Büyükbabam lüksün tamir edilebilen olduğunu söylerdi’ Sonuç olarak lüks ürünler, uzun yıllar etkisi altında olduğu ve hızlı modanın yarattığı pırıltılı, kolay elden çıkarılan yok oluş trendinden çıkıp yaşam döngüsü uzatılabilir. Burada  şirketlerin takip etmesi gereken 3P kuralı var; people, planet, profit( insanlar, gezegen ve kar). Bunu dengeli yapabilirlerse dünya daha yaşanabilir bir yer olacak”

Konuyu biraz sektör dedikodularına getirme çabam Florian tarafından önce geri püskürtülüyor ama lüks dünya ve sürdürülebilirlik ile ilgili başarılı bazı isimleri ağzından almayı başarıyorum. Bu arada dikkatiniz çekebilirim gazetecilik yetilerim gün geçtikçe artıyor. 

“Orta düzey lüks firmalara baktığımızda, gıda ve kozmetik şirketlerinin kıyafet, mücevher ve deri firmalarına göre sürdürebilinirliği daha hızlı benimsediklerini söyleyebilirim.  Maalesef birçok firma yeşil olduklarını öne sürerken aslında ‘yeşile boyanmış’ olarak çalışıyor yani “mış gibi yapıyor”.  İlgimi Ermenegildo Zegna veya Loro Piana gibi uzun dönemli stratejiler alan şirketler çekiyor. Pek bilinmeyen isimlerden bahsetmek istiyorum Patagonia,  People Tree, John Hardy, Waleda Kozmetik’in başarılı çalışma modelleri var”.   

Sürdürülebilirlik ‘cool’ gözüktüğünden beri bu işe soyunan ünlülerin sayısı artıyor; peki hangileri sana daha inandırıcı geliyor deyince çok eğlenceli bir arkadaş ancak çok ketum bir işadamı olarak Florian yüzünü buruştursa da cevap veriyor. “Samimi olanlarla  sadece kendi imajlarına arttırmaya çalışanları ayırmak  gerekiyor. Tasarımcı Philippe Starck , 11th Hour belgeselini hazırlayan Leonardo di Caprio, doğaya dost kozmetik markası kuran Gisele Bundchen’ı bir çok ünlü arasında ön sıradalar” .

Daha fazla makaron yiyemeyeceğimizi anlayınca, Laduree’den çıkıyoruz ancak iyi bir seçenek bulmak çok zor olmuyor. Cafe de Margots…. Artık işim daha kolay; pembe şampanyalarımızı ısmarlayınca cevaplar daha hızlı ilerliyor. Ben bunu daha önce niye akıl edemedim diye kendime kızıp, daha sonraki haber çalışmalarım için aklımın bir köşesine not ediyorum. Şampanyayla birlikte konumuz da yön değiştiriyor ve lüks dünyanın en önemli gündemlerinden birini konuşmaya başlıyoruz. Hzılı lüks mü  yoksa yavaş lüks mü? Bu aynı Türkiye’deki  “kahraman bakkal süpermarkete karşı” gibi içinden çıkılması zor bir konu.

Florian geçen sene Delhi’de Herald Tribune’nin moda edtörü Suzy Menkes ile yaptığı görüşmesinden bahsediyor. “Suzy, insanların yavaş yavaş hızlı moda olgusunun çevre, sosyal koşullar ve çalışanlara verdiği olumsuz etkileri anlamaya başladıklarını düşünüyordu. Ne yazık ki ben hızlı modanın güç kazandığını ve sürdürülebilirlik için yaptıklarını samimi bulmuyorum.  Yavaş yemek konsepti, yavaş modayı satmaktan daha kolay oldu.  Kıyafetlerimizi yemememiz, onların içindeki malzemelere, kalite ve sonuçlarına karşı daha az duyarlı olduğumuz anlamına gelebilir. Aynı nedenle  kozmetik sektörü çok ilgi çekti çünkü insanlar yüzlerine sürdükleri ürünlerin yol açacağı sonuçlar hakkında endişeli. Paraben gibi bazı malzemelerin teşkil ettiği zararlar, tüketim trendlerinde değişime yol açtı.

Tüketici zor zamanlarda en ucuz ürünleri tercih ediyor, bu fiyatlara nasıl ulaşıldığını merak etmiyor…  Hızlı modanın ne olduğu irdelenmeli: kolay atılan ürünler, kaynakların boşa kullanılması ve Asya’daki fabrikalardaki kötü sosyal koşullardan dolayı düşük fiyatlar. Ne yazık ki kısıtlı bir bütçeye sahip tüketici;  onları direk olarak etkilemeyen uzak bir ülkede gerçekleşen olumsuz sonuçlar, ikinci plana atıyor. Lüks markaların sorumlu davranıp, sürdürülebilinir bir tüketim ve yaşam tarzını teşvik etme zamanları geldi.”

Cafe des Maggots’da den üç kadeh şampanyadan sonra çıkarken son sözümüzü söylüyoruz. Yavaş moda; seçmek, zevk almak ve alınan ürünlere iyi bakmak anlamına geliyor; yani daha sofistike bir müşteriden bahsediyoruz. Evet lüks sektörü zamanla daha sürdürülebilir olacak ancak burada tüketicilerin oynaması gereken bir rol var; hem de çok önemli bir rol.

NOT: Bu yazı Harper’s Bazaar dergisinin Temmuz sayısında yayınlanmıştır.

Bookmark and Share

June 30th, 2010

KİM KİMİNLE NEREDE NE YAPIYOR HAZİRAN…

Google Buzz

Haziran ayının Kim, Kiminle, Nerede, Ne Yapıyor çalışmasını hazırlarken çok hoş bir  şey oldu. Geçen ay aleXandro Polombo’nun bir hikaye yerine bir çizim göndermesi gibi bu ay ki  konuklarımızda kendilerini en iyi şekilde ifade etmek için farklı yöntemler kullandılar. Keyifli olan da bu zaten… Özel bir menü ve Kayra Vintage’ın eşlik ettiği bir foto hikaye  sizi bekliyor tabii bir de “moda geçer sadece stil aynı kalır” diyen Coco ile içilen bir şarabın hikayesi…

Ritz İstanbul’un Executive Şefi Ali Ronay çok güzel bir atasözünü hatırlatmış; “ayinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz”  Tam tersinin baştacı edildiği bir ülkede bu sözü  hepimizin daha sık hatırlamamız ve uygulamamız dileğiyle…

ALİ RONAY

Onun için Türk mutfağının en parlak şeflerinden biri diyor;  bu işi hakkıyla bilen uzmanlar . O  Türk mutfağının hakkettiği değeri bulması için gereken dokunuşu yapan şeflerden biri ve avangarde Türk yemekleri diye adlandırıyor yaptıklarını. Bu küçük oyuna katılmasını istediğimde ise nezaketi, heyecanı ve dakikliği ile hayranlığımı kazandı. Anladığınız üzere, çok özel yemekler için istikametiniz belli; Ritz Oteli Çintemani restaurantında şimdiden yerinizi ayırın.

vee işte beklenen an geldi…

ben sizlere bu güzel şarapla yenilebilecek bir menü yaptım ümit ederim okuyucularınız ve siz beğenirsiniz….

 -menu-

Fırınlanmış portobella mantarı – keçi peyniri – endivyen salatasi – taze dağ kekiği vingret

Kızgın tavada pişmiş ördek göğüsü – parmesan kremalı gnocchi – kuzu gobeği & siyah trompet mantarları – Kayra Vintage Cabarnet Sauvignon sos

Kayra Vintage Merlot marine çilek – lor & balsamik kreması

benim gibi cok konusamayan birinin kendisini en guzel ifade ettigi  Ata sozunude eklemek istiyorum..  

“ayinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz”

İçimden geçenleri o tabaklarda daha iyi ifade edebiliyorum

BATYA KEBUDİ

Son dönemin adına en sık rastlanan en popüler takı tasarımcısı Batya; harika projelere imza attığı  Madame  Figaro dergisi kapandıktan sonra tutkusu olan takı tasarımına yöneldi ve ben şimdi yazmakla uğraşmayayım aklınıza gelen stil ve trend ile ilgili tüm isimlerin bir anda gözdesi olmayı başardı. Çok özel isimler; onun sade ama anlamlı yüklü,  keyif veren tasarımlarından hayranlıkla bahsediyor. İskambil kağıtlarından kraliçe taçlarına kadar herşey Batya’ya ilham kaynağı olabiliyor. Nerede bulabilirim derseniz bildiğim şu an için sadece Nişantaşı Luxuria’da; web sitesi şu anda hazırlanıyor ama gene de siz www.batyakebudi.com adresini bir not edin. Batya yazısını şöyle bir notla göndermiş “Coco Chanel’in hayatını okuduğum zaman 14 yaşındaydım. Çok ama çok etkilenmiştim. Bu yüzden hep onunla tanışmak istemişimdir. Bu nedenle de bu güzel şarabı onunla içtiğimi hayal ettim”

Kayra vintage Şarabı Coco Chanel ile birlikte Paris’te eski bir şatonun salonunda şöminenin başında oturmuş ateşi izleyip onunla sohbet ederken içtiğimi hayal ediyorum. Hayatından kesitleri bana anlattığını aşklarını tasarımlarını ve markasını benimle paylaşıyor. Benim üzerimde kısa siyah Chanel imzalı bir elbise, Chanel ayakkabılar ve kendi koleksiyonumdan kolyeler var. Onun siyah elbisesiyle harika bir bütünlük oluşturuyorlar. Coco ise, kalem eteği ve beyaz gömleğini benim koleksiyonumdan yüzüklerle tamamlamış… Hayattan, tasarımlardan, sadelikten, şıklıktan, kadınlardan, erkeklerden, seyahatlerden, aşktan bahsettiğimizi düşünüyorum… Charles Aznavur’un müzik setinden gelen sesi odunun sesi ile karışıyor.Kendimizi gecenin karanlığında samimi bir sohbetin eşliğinde elimizde Kayra Şarapla hayal ediyorum.

FÜSUN GÜMELİ

Birlikte bir proje için yapacağımız yemek çekimi gecikti, beklerken laf lafı açtı, sohbet koyulaştı  ve sizin de  aşağıdaki yazı ve resimlerden göreceğiniz gibi;   iyi ki gecikmeler oldu denilecek harika bir sonuç çıktı ortaya. Çok inandığım bir söz bir kez daha kendini kanıtladı, HİÇ BİR ŞEY TESADÜFİ DEĞİLDİR…

En karnınızın tok olduğu zamanalarda bile ağız sulandıran yemek fotoğrafları başta olmak üzere harika çalışmalara imza atan Füsun Gümeli;  Kayra Vintage oyununa  bir foto hikaye ile katıldı. Fotoğraflarına mutlaka bir göz atmalısınız uyarıyorum tok karnına bakmanız sizin için daha iyi olacak. 

 B A Ş L A R K E N

 Önce bir menü hazırladım. Sonra onu beğenmedim, başka birini hazırladım. Onu değiştirdim, şekilden şekle soktum. Sonra fikir değiştirdim.. Tekrar fikir değiştirdim.. En sonunda önceden hiçbir şey hazırlamamaya karar verdim. Yeni program, tamamen programsız olmaktı.

 Tek bildiğim, benim de herkes gibi bir misafirim olacaktı. Ama hayali filan değil, gerçek.. O şanslı misafir, benimle Kayra Vintage Shiraz içecek ve önceden belirlenmemiş menünün yemeklerini yiyecekti. Çok şükür ki, şarabımız belliydi.

V E  B Ü Y Ü K  G Ü N

 Derken, o gün geldi çattı.. Bende bir rahatlık, bir genişlik…. Misafirimin gelmesine yarım saat var, ben hala çekim yapıyorum. İçerde yemek çekildiği için mutfak almış başını gidiyor, ‘kedi yavrusunu kaybetse bulamaz’ durumunda. İnanın hiç böyle misafir kabul etmemiştim bugüne kadar.

Sonunda o yarım saat de geçti, misafirim geldi. Ortalığın curcunasını önemsemez bir halde ‘Çekim yapıyordum da’ dedim ve geçiştirdim. Uzun zamandır görüşmemiş olmamızdan kaynaklanır şekilde koyu bir sohbete dalacağımızı anlayınca, öncelikli olarak hemen programı açıkladım.

 Tadacağımız bir şişe şarabımız vardı, yanında ne yiyeceğimize şişe açılınca karar verecektik. ‘Şarap peynirsiz olmaz’ diyerek dolaptan biraz rokfor ve ceviz çıkardım. Ondan sonra da şarabı açmaya koyuldum. Bu esnada çekilmiş muhteşem fotoğraflarım var ama üzgünüm burada paylaşamayacağım; mutfağın karmaşasından, sonra biraz utandım. Neyse.

Şarap   kadehlere kondu, bir yudum, iki yudum, bende şiddetle beyaz et isteği uyandırıyor, karşılıklı hemfikir olunca anayemek balık olarak belirlendi. Tamam balığım var ama (sonunda) aldı mı beni bir telaş, başlangıç olarak ne yiyeceğiz?? Buzdolabının altını üstüne getirdikten sonra bir paket somon füme buldum ve derin bir soluk alıp rahatladım..

Altına, üstüne illa bir şeyler uydururum o somonun.

 

Nitekim  gördüğünüz    kanepeler eşliğinde yudumladık ilk kadehleri. Gerçi ekmeğinin, ekşi mayalı ev ekmeği olmasını tercih ederdim ama haşhaşlı batona razı geliyorsun, macera arayan bendim sonuç olarak. Merak edenlere kısaca malzemeyi sayalım; ekmekle avokado arasında sarımsaklı tereyağ, avokadoda birkaç damla limon ve çamfıstığı parçaları, füme somonun üzerinde ise Frenk soğanı ve taze çekilmiş yeşil biber var. Tevazu gösteremeyeceğim, kendimi takdir ettim, kırmızı Vintage’ın baskın tadına ancak bu kanepeler eşlik edebilirdi.

Bir fotoğrafçı olarak, ne yedik-ne içtik anlatıp yazıyı yazmayı kendime yakıştıramadığımdan yemekleri fotoğrafladım, hatta yukarıdaki de bir kamera arkası karesi..

 A N A  Y E M E K

Tanrı’nın şanslı kulu olan ben, anayemeğimizi hazırlamak üzere, sabah gelen ve aslında derin dondurucuya atmayı tasarladığım, fakat elimin ermediği deniz levreğini dolaptan çıkarıp somonlu kanepeler kadar iddialı ne lezzet yaratabilirim diye, bozuntuya vermeden düşünmeye başladım. Izgara yapsam, çok balıkçı balığı gibi olur, kağıtta pişirsem sulanıyor, folyo kanserojen, derken..  Tuz evet tuz.. Hemen kalın deniztuzu kavanozunu çıkardım, yetmez.. Yedek paket bulundu. Fikir parlak ama balığın durumu müsait mi, bir göz atış, balık çizilmemiş ve pulları kazınmamış,  uygundur. Tuzlar yumurta akıyla karıştırıldı. Balığın içine de adaçayı yaprakları ve havanda hafifçe dövülmüş kişniş tohumları serpildi, güzelce kapatılıp üzeri de tuzla kaplanınca doğru fırına.

Balık fırında pişedururken, ben de 5 dakikada balkona masayı kurdum, 3 dakikada da kendim hazırlandım. O üç dakikanın yarısında, elbise dolabında annemden kalma kırmızı parıltılı elbisemi bulmaya çalıştıktan sonra bu mor elbiseyi giymeye kanaat getirdim.

Bu arada, Kayra Vintage’la olan tüm bu karar-kararsızlık, koşturmaca-keyif vs anlarına fonda Marcus Miller’ın muhteşem müziği eşlik etti.

Tuzda balık için, bir yemek fotoğrafçısı olarak  aşağıdakinden daha özenli bir kare çekmiş olmak isterdim ama soğuyacak diye ödüm koptu, üzgünüm. Ne yalan söyleyeyim, soğutmadan yediğim için de çok mutlu oldum.

 Balık, tuzun içinde kişniş ve adaçayı ile pişince güzel-ötesi oluyormuş, tavsiye ederim.

 T A T L I

 Tabii ki olay burada bitmiyor. Kırmızı şarabın yanında, paşa paşa kırmızı etimizi yeseydik, böyle bir sorunumuz olmayacaktı ve tatlı yemekten mümkün mertebe kaçınan ben, tatlı diye aşermeyecektim. Ama balık böyle bir yemek işte, bir süre sonra damak ‘Hani tatlı, hani tatlı?’ demeye başlıyor.

Kafamın içinde bu kez de tatlı için aşağı yukarı dolanmaya başladım. Şarabın yanında dondurma ikram edecek halim yoktu, sufle yapmak 40 dakika, krem brule çok meşakkatli, hem bir gece dolapta beklemeden tadı oturmuyor. Gündüz çektiğimiz anne usulü, yoğurtlu irmik tatlısı…. Dolapta duruyor, mu?? Koşarak gittim, evet duruyor. Normal dilimler dörde bölünüp her minik dilime de benim muhteşem kiraz reçelimden bir parça eşlik edince ortaya bir başyapıt çıktı.

 Önceden hazırlansam, yaptıklarım ne bu kadar güzel olurdu, ne yaratıcı, ne de ben kendimle bu kadar gurur duymaya hak görürdüm kendimde. Çok güzel bir menü oldu ve bu muhteşem şaraba çok güzel eşlik etti.

Kimi mi konuk ettim?  Siz tanımazsınız…

Bookmark and Share

June 27th, 2010

ISSIZ ADANIN LÜKSLERİ…

Google Buzz

 

Stil üzerinde karınca kararınca birşeyler yazmaya çalışırken ve  daha ilk yazımda stil benim için bir duruşu temsil ediyor derken; kalkıp aklıma harika bir fikir geldi demeyeceğim. En çarpıcı renkte  Birkin’i gerçek alıp diğer beşini Kapalıçarşı’dan alan kendisi İstinye Park’ta gezse de ruhu ilk çıktığı yerde kalmış kadıncıklar,  dünya starlarından aşırdıkları kareleri kendi albümlerinin fotoğrafı olarak kullanan yıldızcıklar, başkalarının projelerini kendilerininmiş gibi üst yönetime sunarak kariyerini inşaa etmeye davranan garibanlar gibi davranmayacağım tabii ki.  

Olayın aslı şudur; üye olduğum Linkedin grubunda çok hoşuma giden bir forum vardı; “ıssız bir adaya düşseniz yanınıza alacağın tek lüks şey ne olurdu” sorusunun cevabını arayan. Bayıldım fikre ve sahibine de haber vererek, lüks ile ilgili aklıma gelen bir çok kişiye mesaj attım sorumu. Çok keyifli cevaplar var, noktasına virgülüne dokunmadım hiçbirinin. Bir düşünün bakalım siz bir ıssız adaya düşseniz yanınızda olmasını istediğiniz tek lüksünüzün ne olmasını isterdiniz.

Aytül Fıratoğlu Louis Vutton İletişim Direktörü

Ben Kongo’yu keşfeden Pierre Savorgnan de Brazza için 1878 yılında Louis Vuitton tarafından özel üretim bed trunk’ın modern versiyonunu almak isterdim. Böylece ıssız adada konfor içinde uyuyup, hayallere dalma lüksüne sahip olurdum.

Feryal Gülman Gülman Şirketler Grubu Ortağı

Blackberry telefonum

Işın Görmüş Elle Dergisi Genel Yayın Yönetmeni

Panama şapkam

 Ayşe Kucuroğlu Happily Ever After ve Public’in sahibi

Kerastase Chronologiste. Bari saçlarım havalı olsun tıpkı Blue Lagoon filminde ki Brooke Shields gibi.

Gülşah Alkoçlar Uludağ ve Bodrum’da otel sahibi

Telefonum

Sinem Gürkaynak originalseconds.com sitesinin kurucusu

Benim en büyük lüksüm laptop’um. Laptomu alıp, ıssız adada işsiz kalmazdım.   

Yasemin Aksoy Maison Francaise Genel Yayın Yönetmeni

Yanıma sahile koyup üzerinde keyifle yatıp dolunayın doğuşunu seyredebileceğim dünyanın en güzel ve rahat şezlongunu alırdım. Charles – Ray Eames tasarımı lounge chair.

Özlem Süer Moda Tasarımcısı

Jo Malone kolonyam

Rana Erkan Tabanca Master of Ceremony

Elektrik yok tabii dayanacak, beni iyi hissettirecek bir şey olmalı buldum kocaman bir paşmina. Issız adada geceler soğuk olur.

Tülin Kermen Gazeteci

İyi bir güneş koruyucu krem

Elif Tellaloğlu Beymen Pazarlama İletişim Direktörü

Birkaç tane yazayım nasıl istersen öyle kullan. Adanın zorlu zeminine karşı Tod’s gommino ayakkabıları, La Prairie anti aging güneş kremi, Ray- Ban gözlük, Blackberry

Siren Ertan Modacı

Cevap: Bir uydu telefonu iyi olurdu, beni orada kurtaracak güzel bir yelkenliye de hayır demezdim.

 Selçuk Değerli New Faces seyahat acentesi ortağı

Karım  ve I-pod’um

Özlem Avcıoğlu Travelmodus.com kurucusu

Dom perignon, ıssız adada içmeyip ne yapacağım iki kasa Dom Perignon bir de VOSS marka su.

Sinem Güven Takı tasarımcısı

Cep telefonum.

Esra Çoruh Gazeteci

Ipad’im olabilir.

Feyzan Ersinan Top Gentelman Dergisi Genel Yayın Yönetmeni

Başıma gelenleri yazmak için Montblanc kalemim ve yedek mürekkepleri

Zeynep Boneval Hepsi Hikaye Kurucusu

Bol bol güzel şarap; Sassicia, solia, gaia veya tignello’lardan

Ali Esad Göksel Mimar, Kolleksiyoner, Gurme Yazar

Hermes Vuvuzelam

Yasemin Karani Cartier İletişim Direktörü

Issız bir adada Jo Malone üçlü travel candle setimi isterdim. Orange blossom, wild fig ve lime basil & mandarine üçlüsünü yaktıkça eski günlerimi anımsamama yardımcı olacağı düşüncesindeyim.

Özlem Çakır İmaj ve İletişim Danışmanı

Blackberry lüks sayılır mı?

Aslı Gül Harpers Bazaar Genel Yayın Yönetmeni

Güneş enerjisiyle çalışan ipad

Zeynep Subaşı Gazeteci

Özel bir uçak /jet sıkılınca dönmek için.

Kerim Sabuncuoğlu Organizasyon Şirketi Sahibi

“Şey” dediğin için bu cevabımı çok düşündüm Victorinox survival kit çakımı yada güneş gözlüğümü yazabilirdim ancak benim cevabım ada hayatını bilen senlerce ıssız adalarda yaşamış (güzelliğinin, alımının yada meşhurluğunun pek önemi yok tamamen tecrübesi için yani) Lost adasından Kate (Evangelina Lilly) olacak. Amin…

 

Hülya Biren SBM Monaco Grubu Türkiye temsilcisi

Kuş tüyü yatak takımım

Batya Kebudi Takı tasarımcısı

Cevabım hazır Batya Kebudi şans bileziği

Not: İsimler cevap verme sırasında göre yazılmıştır…

Bookmark and Share

June 24th, 2010

ŞARABIN AMAZON’U

Google Buzz

Yaz günlerinde soğuk bir kadeh şarap keyfinin yerini alacak pek bir şeyin olmadığında birçoğumuz hemfikiriz sanırım. Zaten şarapişin içine girdikçe hiç çıkılamayan başlıbaşına bir tez konusu ; bir de  yaşadığımız ülke Türkiye olduğunda bu keyif maddi ve manevi olarak her geçen gün gittikçe zorlaşıyor.

Bu yazıda şarap dünyasının Amazon kadınlarından bahsedeceğimi düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Türkiye’den Amazon’un kitap dünyasına yaptığını şarap aleminde gerçekleştirmeye çalışan bir yatırımcı ve bu yazın en popüler şarapları asıl konumuz.  

Her ne kadar Türkiye’den pek bir şey yazmamayı tercih etsem de (ukalalıktan değil sadece Türkiye’den yazabileceğim herşeyi bir çok kişi zaten yazdığı için) bir istisna yapıp önceliği “yalnız ve güzel ülkeme” veriyorum.  Sizi bilmem ama ben birbirinin aynısı mağazalardan, çalıştığı şirketten nefret eden, sattığı ürünü bilmeyen; adına satış danışmanı denip bırakın danışılmayı, konuşmayı bile beceremeyen insanlardan çok ama çok sıkıldım. O nedenle mümkün olduğunca global ekonomi terörüne kurban gitmemiş küçük yerlerden alışveriş etmeye çalışıyorum; zincir haline gelmeyi bir başarı öyküsü olarak, herkese yutturmaya çalışan cafe ve restaurant zincirlerinden ise uzak duruyorum.

İşte bu nedenle şarap konusu bir yana; profesyonellikle esnaflığı (dikkat esnaf kelimesi çok olumlu anlamda kullanılmıştır) birleştiren özel bir insanı tanımak için La Cave’ın sahibi Esat Bey ile mutlaka tanışın.

Esat Bey ile sohbet harikadır, şarapları tadarsınız, dedikodu yaparsınız en yeni şarapları, ucuz ama güzel şarapları yada hangilerinin aslında bu paraya değmeyeceğini öğrenirsiniz. Davetleriniz için ise en önemli püf noktayı Esat Bey ile çözersiniz. İkram edeceğiniz menüyü, kaç kişi olduğunuzu ve bütçenizi söylediğiniz an alternatifleriyle birlikte hangi şaraptan kaç şişe almanız gerektiğini size söyler, söylemekle de kalmaz bir de evinize gönderir. Hatta misafiriniz tanınan önemli bir kişiyse Esat Bey’in tanıma ve hatta ne içtiğini bilme ihtimali oldukça yüksektir. Test edilip onaylanmış bu durumda; arkadan dolanmaya gerek olmadan; iki puanı alırsınız sunduğunuz şarap sayesinde. Cihangir’de bulunan La Cave’da 12 TL’ye Angora da bulabilirsiniz; 9750 TL’lik adı şehir efsanelerine karışan Petrus’u da.  

Unutmayın marketlerden aldığınız şaraplar onların sattığı binlerce üründen sadece biri; yok yatık saklanacakmış, yok karanlıkta korunacakmış geçin efendim bir kalemde, kim uğraşacak bunlarla.Siz en iyisi şarabın keyfini çıkarmak için şarabın kıymetini bilenlerden satın alın. Bu sıcakta kim gidecek şimdi oralara diyorsanız, en azından bir alo diyebilir yada bilgisayarınızın tuşlarına dokunabilirsiniz.

Bu yazın en poüler şarapları nedir diye merak ediyorsanız; Cielo Blush, Lamberti Blush, İdol Passito, Pasqua Pinot Grigio, Gancia Prosecco. Yok Türk şarapçılığına destek vermek taraftarı iseniz; Prodom 2007, Corvus Corpus, Pendore Shiraz, İdol Consensus, Cotes D’Avanos S.Blanc

Dünyada neler olup bittiğiyle ilgili ise  İngiltere’nin şarap Amazonu kabul edilen Slurp’a bir göz atın.

Bookmark and Share

June 21st, 2010

BABALAR GÜNÜNÜ 5 GEÇE…

Google Buzz

Babalar günü öncesi başlanan bu yazı gecikince;  başlığı da “Babalar Gününe 5 Kala” yerine küçük bir kalem oynatmayla (tuş oynatmayla mı demeliyim acaba) olarak değişiverdi. Aslında yazacağımın Babalar Günü ile ilgisi indirekt olduğu için pek dert etmedim devam ettim. Yılbaşı wish listlerimi yazarken en kısa zamanda Oxfam’dan bahsedeceğimi söyledim ama moda deyimle gündem o kadar hızlı ilerliyor ki sıra gelmedi.

Türkiye’de bir çok vakıf için gönüllü olarak bilgi birikimimi ve tüm çevremi kullanıyor olsam da; uluslararası arenaya çıkıldığında  gönlümde yatan iki aslan var. İlki her yaptıklarına ve işlerini yapış tarzlarına hayran olduğum Greenpeace; geçen sene uzun yıllardır destekçileri olduğum için efsanevi gemileri Rainbow Warrior’a çağırdıklarında, Kraliçe’nin sarayına davet edilmiş kadar çok sevinmiştim ve geminin her tarafını usul usul dokunup sevmiştim. Bu arada hiç bir şirketten bağış kabul etmeyen Greenpeace  maddi manevi katkılarınızı bekliyor. Hiçbirşey yapamasanız bile internet eylemcisi olun;  sadece birkaç tuşa basmak tahmininizin üzerinde işe yarayacak.

Masa başı sosyal sorumluluğunu yerine getirme, insanlara yardım etme yada sevap işleme hangisi sizi mutlu ediyorsa onu deyin, zaten önemli olan tanımı değil anlamı. İşte bu masa başı yardımların en keyiflisi ve en özelini Oxfam gerçekleştiriyor. 14 benzer düşünce yapısına sahip kuruluşun birarada çalıştığı bir konfederasyon olan Oxfam;  en fakir ülkeler başta olmak üzere  tüm dünyada açlık, haksızlık ve hastalıkların bitmesi için savaşıyor. 100′ün üzerinde ülkede devam eden birçok kampanyaları var ve asıl yaptıkları insanlara balık vermekten çok balık tutmayı öğretmek için çalışmak.

Amerika’nın vakıfları değerlendiren en büyük kuruluşu Charity Navigator’a göre Oxfam dört dörtlük bir vakıf. Evet dünyada işler bizdeki gibi değil, insanlar destekleyecekleri vakıflara karar verirken sadece  hangi ünlü yemeğine gitmiş, hangi ünlü o vakıf için tabak boyamış diye bakmıyorlar; bu vakıf toplanan paralı hangi amaçla nasıl kullanıyor diye araştırıyorlar. Bağımsız denetçiler tarafından hazırlanan raporlar bağışın nereye gideceğini yönlendiriyor; Charity Navigator’da vakıf  CEO’larının ne kadar maaş aldıkları bile var.

Oxfam’ın en keyifli projelerinden biri Oxfam Unwrapped. Hediye  almanız gereken her duruma uygun ya da benim  gibi bilgisayar karşısında sıkıldığınızda sadece kendinizi mutlu etmek için Oxfam’ın sadece 6 paund’dan başlayan  tam 70 hediye seçeneği var.  Oturduğunuz yerden 25 paunda Gana’da bir aileye hayatlarını kazanmaları için bir keçi gönderebilirsiniz; yada Uganda’da 50 çocuğun öğle yemeğini sağlayabilirsiniz.  Belki farkında değilsiniz ama böylesine fakir ülkelerde aileler çocuklarını;  karnı doyabilsin diye okula gönderiyor .  Sadece 11 paunda mal olan sivrisinek  korumalığı ile ölümcül bir hastalık olabilen malaryaya dur diyebilir yada  yada 9 paunda 10 kişiye bir günlük temiz içme suyu sağlayabilirsiniz. 34 paunda bir kadına pazarda açması için bir stand hediye edip ürettiklerini çöpe atmadan satıp hayatını devam ettirmesini sağlayabilirsiniz. 8 paunda alabileceğiniz 3 su kovasının değerini sanırım ve aslında umarım asla anlayamayacağız.  En popüler hediyelerden olan bir düzine tavuk gönderme ise;  şu anda amacına ulaştığı için geçici bir süre hediye listesinde sadece misafir olarak bekliyor. Oxfam’ın en güzel yanı;  bu hediyelerin o insanlar için ne demek olduğunu bazen filmlerle bazen ise film tadında resimlerle anlatıyor olması.

Bu maliyeti minik ama kendisi hayatları değiştirecek kadar büyük hediyeleri isterseniz sipariş ediyorsunuz ve içine notunuzu yazacağınzı çok güzel kartlar olarak size geliyor.  daha kolayını isterseniz ise keyifli bir e mail ile kendi özel notunuz eklenmiş olarak gönderebiliyorsunuz. Nasıl bir mail derseniz işte cevabı lütfen tembellik etmeyin tıklayın; çok sevdiğim bir arkadaşım doğumgününde bana bir sürü Oxfam hediyesi yolladı;  beni en mutlu edecek hediyelerdi tartışmasız.  

Bu yazıyı okuduktan sonra iki şey yapabilirsiniz, hatta üç. Yazıyı kapatıp unutur gidersiniz, bu yazıyı yada yazıyı boşverin, sadece Oxfam’ın web sitesini facebook ve twitter’da, maillerle gönderebilirsiniz (korkmayın göndermeyenlerin başına zincir maillerdeki gibi bir felaket gelmiyor), yada siteyi tıklar sevdiğiniz birine harika bir hediye gönderirsiniz. Aslında en iyisi ikinci ve üçüncü seçenekleri birlikte yapmak aslında. Çok zor olmasa gerek öyle değil mi?

Bookmark and Share