Thursday, November 19th, 2009...7:51 am
Neden yazıyorum
Neden yazıyorum? Bunun bir cevabı yok aslında, en azından benim bildiğim. Hayatı boyunca görünmez olmayı tercih eden biri, nasıl olur da yüksek sesle konuşup bildiklerini yazmaya karar verir? Üstelik bunu terk edilmemişken, işten kovulmamışken, yaşlanma endişesi henüz uzaktayken, kısacası aklı başındayken nasıl yapar, pek emin değilim. Belki de en iyisi baştan başlamak…
Marka danışmanlığını yaptığım bir müşterimin isteğiyle, sosyal medyayla ilgili birkaç görüşme ayarladım ve görüşmelere belki iki kelime birşey öğrenirim diye katılmayı da ihmal etmedim. Araba konusunda benzin doldurmaktan başka birşeyden anlamadığım gibi internette de send tuşu hariç neyi ne kadar anladığım ciddi bir soru işareti. Araba kullanma işini en büyük lüksüm ve elim ayağım olan şöförüm sayesinde hallediyorum ama bu sosyal medya, digital reklam, internet 2020 gibi konularla kendim uğraşmam gerekiyor ne yazık ki.
Bu sayede tanıştım Qefal’in sahipleri Fulya ve İvan ile… Yaptıkları işe tutkulu, öğrenmeyi ve paylaşmayı seven iki özel insan. Kategorilerim arasında dinazorlar sınıfına giriyorlar; bir yanlış anlamayı önlemek için sanırım biraz açmalıyım. Dinazorlar benim kitabımda, günümüzde artık kaybolan sevgi, özveri, özgünlük, dostluk, özen gibi özelliklere sahip ve yanlışlara karşı direnebilme yeteneğini kaybetmemiş insanlar demek. Yani koruma altına alınmazlarsa dinazorlar gibi yok olacaklar. Şanslıyım ki bu insanlardan hayatımda var yani “alışmanın en onurlu şekilde de olsa boyun eğmek “ olduğunu bilen ve bu düzene alışmamak için çok çaba sarfeden insanlar. Bu dinazorları korumanın yolu mümkün olan her anlamda birbirlerine destek vermelerinden geçiyor.
ESAS BALIĞI KİM YAKALADI…
Karşılıklı birkaç mesajlaşmadan sonra heyecanla arayıp bir projeleri oluğunu söylediler ve anlamam için de üzerine basarak müşterilerimle değil projenin benimle ilgili olduğunu belirttiler. Bakmam için gönderdikleri; göz aşinalığım olan konular ve insanlardı. Send tuşundan başkasını bilmiyorum dediysem o kadar da değil. İlk buluşmamızda internet ortamında yazmamı, bildiklerimi paylaşmamı istediler; yaşam, stil, tasarım, markalar, lüks gibi konularda. Ve buradan yola çıkarak beni takip edecek bir topluluk oluşturmak istiyorlardı. Ben ve takip edilmek mi? Tüyler ürpertici! Korku filmi gibi… Önce kibarca teknolojiden hiç anlamam ve üstelik utangacımdır bunu yapamam dedim, güçlü argümanlarla bunun üstesinden geldiler. Bu kadar birikimim yok komik olurum diye karşı çıktım “fishing for compliments” dediler. Zaten vakıflarla çalışarak insanlarla tüm bilgimi paylaşıyorum dedim, paylaştıkça daha da çoğalır, deyip kabul etmediler. Bilmediğim çok konu var dedim, konularının uzmanı arkadaşlarımı öne sürdüler. Bununla ilgili size ödeme yapamam dedim, sen özel projemizsin kim para konuştu ki dediler. Neden bunu yapıyorsunuz, pek tanışmıyoruz bile tezimi “good karma” diyerek çürüttüler. Kısacası ne dediysem ellerinden kurtulamadım; üstelik yazarak bir süre sonra hayalini kurduğun gibi hem seyahat eder hem yazı yazarsın deyip en savunmasız noktada girip ruhumu istila ettiler.
Sonuna kadar direndim ama şimdi onurlu bir şekilde boyun eğiyorum. Söz verdim, en azından deneyeceğim yazmayı. Fazla iddialı olmasın istedim, farklı isimlerden sonra “Özlem on Style” isminde karar kılındı. İlk iş ekşi sözlük’e baktım; (her ne kadar reklam alma şekillerinde hiç hoşlanmıyor olsam da) “nasıl ki gavurlar ota boka cool diyorlar işte bizde de yavaş yavaş her şeye tarz denmeye başladı.” Doğru söze ne denir, ne için kalkıyorum bu işe, sormayın, ben de bilmiyorum!
Stil nedir sorusuna cevabım giyim, kuşam, moda ve en son trendlerle ilgili değil, bir duruşu temsil ediyor daha çok. O nedenle her anlamda her şeyin en yenisini, en modasını bekleyenlerle yollarımız burada ayrılıyor, kimbilir belki bir gün başka bir yerde gene karşılaşırız. Klasik hatta zaman zaman demode olduğunu belirtmekten hiç çekinmeyen biri var karşınızda. Üzgünüm; istediğiniz bu değildi belki, “such is life”
GERÇEK STİL
Stilden ne anladığımın en güzel örneklerinden birini geçtiğimiz günlerde Rus Hanedanı ile ilgili bir yazı hazırlarken buldum. Unutmadan; keyif için Harpers Bazaar’a yazdığımı belirtmem gerek. Son Rus Çarı Nicholas’ın teyzesi olan Grand Düşes Maria Pavlovna’nın, Bolşevik ihtilali sonrası Rusya’ dan ayrılma hikayesi sanırım anladığım anlamda stil sahibi olmayı çok iyi anlatıyor.
Çar ailesinin öldürülmesinden sonra ihtilal komitesi tüm hanedanı evlerinde gözaltına alır. Grand Düşes Maria Pavlovna’nın evi de bir gece yarısı askerler tarafında kuşatılır ve her şeye el konulur. İstemeyerek de olsa Düşes Rusya’yı terketmek zorunda olduğunu kabul eder. Malikanesinden açık tek liman olan Karadeniz kıyısında ki Novorossiysk’e gelmesi, 800 kilometrelik iç savaş içindeki bir bölgeyi geçmesi demektir. Sonbaharın tüm zor şartlarına rağmen kimseden kaçmadığını göstermek için elli mil uzaklıktaki tren istasyonuna üstü açık bir arabada tüm azametiyle varır. Generallerin atlı arabalara binmeye korktuğu bir dönemde, iki şehir arasındaki yolcuğu maiyetindeki adamları ile birlikte kendi özel treniyle yapar (evet eskiden insanların özel trenleri varmış, kulağa uçak sahibi olmaktan çok daha romantik geliyor). Venedik’e gitmeye karar veren Düşes, Bolşeviklerin her geçen gün daha fazla korku salmasına rağmen ilk gemi ile ülkeyi terketmeyi kabul etmez. Sebep mi? Gemi Venedik’e İstanbul aktarmalı gidecektir ve bu asla bir Grand Düşes’e uygun bir yolculuk değildir. Bunun bedeli, bir ay sonra Venedik’e direkt gidecek gemiyi, ölüm tehlikesi içinde beklemek dahi olsa. Zaferler ve ihtişam geride kalsa bile stil korunmalıdır…
İşte stil sahibi olmaktan anladığım budur ve sanırım/umarım tüm yazdıklarım da buna paralel olacaktır.
Merhaba…


15 Comments
November 19th, 2009 at 10:01 am
Sevgili Özlem,
harika bir girişim ve harika bir yazı…Tebrik ediyorum…Dahasını okumak için sabırsızlanıyorum…
Sevgilerimle,
Çiğdem Aksoy
November 19th, 2009 at 9:15 pm
O kadar içten ve keyifli bir yazı olmuş ki okurken sonuna geldiğimi bile farketmedim… Gerçekten ben de devamını bekliyorum merak ve ilgiyle…
Tebrik ederim… Bizi yazılarınızla besleyeceğiniz ve keyiflendireceğiniz bu yeni dünyaya hoşgeldiniz… Biz okuyucu kesimden uzun vadede dahi bıkmamanız dileğiyle ; ))
Sevgiler,
Deniz
November 20th, 2009 at 2:36 pm
Sevgili Özlem Hanım;
Sizin de kaderinizde yazmak varmış. İyi ki de varmış.
Çok içten ve çok akıcı bir tarzınız var. Konunun stil, lüx falan olması hiç önemli değil. Okumayı seven herkesin sizi keyifle izleyeceğinden hiç kuşkum yok.
Bir gün fırsat bulup aristokrasi üzerine sohbet edelim.
Bu arada benim bloguma da konuk yazar olarak katkıda bulunursanız sevinirim.
Selamlar;
alibulut
November 21st, 2009 at 9:55 pm
Ozlemm ,
Sana cok uzun zamandır birşeyler yazmalısın diyen ben, yazını okurken inan çook heyecanlandım.Ve bunun sadece bir başlangıç olduğunu biliyorum.. “Merhaba” dediğin bu ilk yazındaki heyacanını hissetmemek mümkün değil. Bundan sonraki yazılarının aynı heyecanı koruyarak daha derinleşeceğine ve stilini daha yansıtacağını inanıyorum..
Veee senin gibi özel bir arkadaşa sahip olduğum için çok mutlu olduğumu bininci kez söylemek istiyorum !
Çok derin ve çok güzel bir yazara “merhaba”..
December 13th, 2009 at 7:03 pm
umarım bütün Türkiye okur da bişeyler katar kendine…az da olsak çok insana ulaşacak güçteyiz,
yanındayım tebrikler arkadaşım.
December 13th, 2009 at 7:23 pm
Sevgili Özlem,
Anlatımın gerçekten akıcı ve meraklandırıcı… girişiminden dolayı tebrik ediyorum ve yazılarının devamını bekliyorum….
Sevgiler,
Gülgün Arık
December 14th, 2009 at 10:03 am
kıskandım… imrendim… beğendim… takdir ettim… ve son olarak tebrik ediyorum…:)
)
ammaaa sevgili adaşım, asıl neden aylaaar önceki hillsider magazine teklifimi hayata gecirmemis olduguna üzüldüm… artık benden kurtuluşun yok
December 14th, 2009 at 11:13 am
Özlemim,
Yine harikasın.. Çok keyif aldım… Heyecenla takipcin olacağım.
Aklına, bilgine, gönlüne sağlık:)Hep yazmalısın:)
New Luxury trendleri bekliyorum
İyiki varsın,
Başarılar, gönlünce olsun.
December 14th, 2009 at 5:02 pm
Ozlemcigim,
Her zaman oldugu gibi markani vurmussun yazina. Tebrik ederim, okurken senin yazdigini bilmedigimi varsayarsak bile sen oldugun belli.
Kisi kisiyi nasil anlarmis???? Yazi yazmasindan!!!!!
Bundan sonrakileri okumak uzere….
Elif
December 15th, 2009 at 7:06 am
ozlemcim merakla bekliyorum diger yazilarini.. cunku keyifle okunuyorlar.. sirada baska neler var? hadi hemen anlat bize!!!
Sevgiler
Tuba Tellioglu Seren
December 15th, 2009 at 8:37 pm
Facebook’da musterek dostlarimizla blogunuza ulastim. Cok guzel bir paylasim, yazmak. Devam!! Basarilar
December 16th, 2009 at 6:01 pm
okurken siz konuşuyorsunuz gibi geldi kulağıma…
çok tebrikler!
sevgiler
December 23rd, 2009 at 1:48 pm
Cok keyifli okunuyor umarim, bu tarafsizlik ve kafaya gore uslupla surer…..;))
December 23rd, 2009 at 3:01 pm
Canan Hanım merhaba,
Sizinle şahsen tanışamadım ama yaptığınız işleri hayranlıkla takip ediyorum, yorumunuz gerçekten günümü aydınlattı. Kızım Christmas tatili için bugün İstanbul’a dönüyor, en az onun kadar sevinç kaynağı oldunuz bana. Çok teşekkürler…
September 20th, 2010 at 7:27 pm
[...] size hak veremeyeceğim. Stilden ne anladığımı Özlem on Style’ın ilk yazısı “Neden Yazıyorum’da şöyle anlattım. “Stil nedir sorusuna cevabım giyim, kuşam, moda ve en son trendlerle [...]
Leave a Reply