Tuesday, August 10th, 2010...6:57 pm

KAMERANIN ÖNÜNDE…

Jump to Comments
Google Buzz

Nicole Kidman

Havalar bu kadar sıcak olunca sadece soğuk ülkelerin haberlerini okumak geliyor insanın içinden. Çevremdeki insanlar  İskandinavya’ya yerleşme düşleri kurunca İsveç’ten gelen bir haber bana eski bir yazımı hatırlattı. Annie Leibovitz’in “ A Photographer’s Life, 1990-2005”  sergisi 12 Eylül’e kadar Stcockholm’de görülebiliyor. Eğer İstanbul’un hava ve rutubetinden vazgeçmem, Stockholm’de ne işim var diyorsanız buradan  Vanity Fair içn hazırladığı bazı çalışmaları görmek mümkün. İçine düştüğü $24 milyon olduğu söylenen borç batağı, gerçekleri değiştirmiyor; o kesinlikle çağımızın en iyi fotoğrafçılarından biri.

İster sinema yıldızı olsun ister ünlü bir sporcu, ister mavi kan taşısın ister demokratik bir şekilde seçilmiş bir lider, aklınıza gelen ünlülerden birkaçını saymaya başladığınızda birçoğunun portresi mutlaka Annie Leibovitz tarafından çekilmiştir. Sanki yaşadığımız yüzyılda fotoğrafçılar arasında en çok ünlü ismin fotoğrafını kim çekecek diye bir yarışma var ve Annie’nin tek amacı bu yarışmanın tartışılmaz galibi olmak.

Annie Leibovitz

Aslına bakarsanız bu yazıyı yazmak için çok uğraşmaya gerek yoktu.  Kraliçe Elizabeth, Demi Moore, Muhammed Ali,  Barack Obama, John Lennon- Yoko Ono, George Clooney, David Beckham, , Lance Amstrong, Michael Jordan Mick Jagger, Merly Streep,   Gerard Depardieu, Tom Cruise, Sean Connery, Barbara Streisand, Clint Eastwood, Jude Law, Bob Marley, Ray Charles, Nelson Mandela, Hillary Clinton, George ve Laura Bush, Leonardo di Caprio, Catherine Denevue ve benzeri  bütün isimleri alt alta yazıp bu kişilerin en güzel, en farklı, en çarpıcı ve en kendileri oldukları fotoğraflar Annie Leibovitz tarafından çekildi demek tüm konunun en güzel özeti olurdu. Ancak sözkonusu olan “fotoğrafladığı kişiler kadar ünlü bir sanatçı” olarak tanımlanan Amerikalı fotoğrafçı Annie Leibovitz’in;  National Portrait Gallery’de açılan sergisi “ A Photographer’s Life, 1990-2005” olunca sadece isimleri sıralamak yetmiyor. New York Brooklyn Müzesinden başlayarak, San Diego,  Atlanta, Washington ve San Francisco’yı gezdikten sonra okyanusu aşarak Paris’e ve sonrasında Londra’ye gelen sergi;  utangaçlığı ile tanınan Leibovitz’in sadece dergilerde gördüğümüz profesyonel fotoğraflarını değil senelerdir özenle sakladığı ailesine, dostlarına kısaca tüm özel hayatına ait fotoğrafları da kapsayan bir ilk olması ile farklı bir anlam taşıyor.

Yoko Onno

John Lennon’u ölmeden birkaç saat önce çırılçıplak şekilde Yoko Ono’ya sarılırken görüntüleyerek bir efsane olma yolunda attığı ilk adımı,  Demi Moore’u hamileliği sırasında çırılçıplak soyup Vanity Fair’in kapağına taşıyarak devam ettiren Leibovitz’in, Sting’i çölün ortasında tamamen çamura bulayarak çektiği fotoğraf ya da  kovboy filmlerinde suçluları attığı kementlerle yakalayan Clint Eastwood’u iplere dolayarak  yarattığı Western etki çok ses getirse de; belki de en çok katkısı süt dolu bir küvet içinde çektiği Whoopi Goldberg’in tanınmasına oldu. Bir gün önce sokaklarda tanınmadan rahatça gezdiğini söyleyen Whoopi, fotoğrafları dergide çıktıktan sonra nereye gitse adını bağıran hayranları tarafından kuşatma altına alındı.

Whoopi Goldberg

Portre fotoğrafçılığında yaşayan bir efsane olan Leibovitz’in yaptığı işe olan saygısının, asistanlarını çıldırtan detaycılığının ve hayalindeki portreyi yakalama isteğinin sınır tanımazlığı yarattığı “Queengate” skandalı ile bir kez daha ortaya çıktı. Annie Leibovitz’i, yıllar sonra yapacağı ilk Amerika yolculuğu öncesi portresini çekmesi için çağıran İngiltere Kraliçesi;  fotoğraf konseptinin yaratılması aşamasında bir kraliçeden beklenmeyecek kadar uyumluydu, ancak Leibovitz “Bence taçsız daha iyi görünürsünüz” cümlesiyle sadece bir fotoğraf efsanesi değil “kraliçeyi kızdıran kadın” olarak da tarihe geçmeyi başardı;  üstelik Kraliçe’den “Sen bunun ne olduğunu sanıyorsun!” diye azar işiterek.

Kraliçe Elizabeth

Fotoğraflarını 1970 yılında yayınlamaya başlayan Rolling Stone için birçok rock yıldızıyla turne yolculuklarına çıkan Annie, ünlülerin en samimi anlarını yakaladığı  portrelerle Rolling Stone’un karakterinin oluşmasını sağlarken, bu fotoğraflar ona  23 yaşında derginin Sanat Direktörü olma onurunu da beraberinde getiriyordu. 1983 yılında  Vanity Fair ile çalışmayı başlaması Leibovitz’e daha da ışıltılı bir dünyanın kapılarını açarken, hep yalnız çalışmayı alışmış  fotoğrafçının hayatına birçok zorluğu da beraberinde getirdi. Konuşmayı pek sevmemesini “iyi fotoğrafçıların iletişimde fazla becerikli olmamasının bir sebebi olmalı, tembel olduğumuzu sanmıyorum sadece biz fotoğrafçıyız daha başka ne söylemeye gerek var ki diye düşünüyor olmalıyız” sözleriyle anlatan Leibovitz;  aslında portresini çektiği insanlarla iletişimde söylediğinden çok daha başarılı olmalı ki, ortaya çıkan her fotoğraf  görünenin ötesini yakalayıp gerçek kişiyi ortaya çıkarmayı başarıyor. Babasının asker olması nedeniyle tüm Amerika’ya gezerek geçen  çocukluğunu “uzun saatler süren yolculuklarda tüm gördüklerimi fotoğraf çerçevelerine yerleştiriyordum” diye hatırlıyan Leibovitz; ister Iraklı bir askeri, ister taçlı bir kraliçeyi çekiyor olsun, kişinin gözlerinin içinde saklanmış olan pırıltıyı çekip çıkarmayı başaran bir sanatçı olarak akıllarda yer ediyor.   

Susan Sontag

Kameraların arkasında ki hayatının onbeş yılını ünlü yazar, eleştirmen, insan hakları savunucusu Susan Sontag’la geçiren Leibovitz belki de 2004 yılında onun ölmesi ile tüm özel hayatını ortaya koyacak bir sergiye kendini hazır hissediyor. Beraber oldukları yıllar boyunca  birlikte yaşamayan ancak her zaman birbirini gören karşılıklı apartmanlarda hayatlarını devam ettiren bu ilginç çift toplum önünde hiçbir zaman ilişkilerini tanımlamadılar. Önceleri “bizim sözlüğümüzde beraberlik ya da eş kelimeleri yer almıyor bizi tanımlayacak en doğru kelime hala arkadaştır” diyen Leibovitz; Sontag’ı kaybettikten sonra ise San Francisco Chronicle’a “bizi aşıklar olarak adlandırabilirsiniz.  Aşıkları severim içinde romantizimi barındıran bir tanımdır ve çok açıkça belirtiyim ki ben Susan’a aşıktım” diyerek  duygularını açığa vuruyordu.

İlk kızı Sarah’ı 51 yaşında doğuran Leibovitz, taşıyıcı anneden olan ikizlerine Susan ve Samulle adını vererek sadece birkaç hafta ara ile kaybettiği Susan Sontag ve babası Samuelle Leibovitz’in anısını yaşatmayı amaçlıyordu.

Brad Pitt

Yaklaşık yüzelli fotoğraftan oluşan serginin kalbinde Leibovitz’in sevdiklerini fotoğrafladığı çalışmalar var. Bu sergi için Leibovitz “iki hayatım yok, bir fotoğrafçı olarak sadece bir hayatım var;  iş ve özel amaçlı çektiğim fotoğraflar ayrılmaz bir bütün” diyor.   Her ne kadar sergide  ünlü yıldızların yanısıra Saraybosna ve New York Ground Zero fotoğrafları yer alsa da ailesi, dostları, çocukları ve Susan Sontag resimleri ile bu sergi; bir bakıma Leibovitz’in Sontag ile yaşadığı yıllara duyduğu özlemin dışavurumu. İlk kez hayatını kameraların önüne getiren Leibowitz için  kimbilir belki de bir büyük yastan çıkmanın ve kendini temize çekmenin en güzel yolu.

Not: Bu yazı 2008 Kasım’ında Harpers Bazaar’da yayınlanmıştır

Bookmark and Share

Leave a Reply